Giriş: Müzik Dağıtımının Gelişimi ve Tehditleri
Napster, iTunes ve Spotify’dan önce Thomas Edison’ın fonografı vardı. 1877’de Edison, ticari iletişimler için mesajları kaydetmek üzere fonografı tanıttı. Ancak müzik endüstrisi teknolojiyi hızla benimsedi ve oyun salonları müşterilerine şarkılar çalmak için fonograflar kurdu. Müzik artık lüks performans salonları ve sosyal toplantılarla sınırlı olmayan, herkesin erişebildiği demokratikleştirilmiş bir metaydı.
Çoğu kişi için, müziğin kaydedilmesi ve dağıtılması, bu sanat formunu canlı performanstan kurtararak kültürel görünürlüğün artmasını sağladı. Ne var ki herkes bundan memnun değildi. Albay Mustard ile Teddy Roosevelt arasında bir karışım gibi görünen ünlü Amerikalı besteci John Phillips Souza, kayıtlı müziğin erişilebilirliğinin insanların canlı gösterilere katılmasını engelleyeceğine ve en sonunda müzik ustalığının standartlarını aşındıracağına inanıyordu. “Bu konuşan makineler bu ülkede müziğin sanatsal gelişimini mahvedecek,” diyerek dinleyicilerin “konserve müzik”in pasif tüketimini benimseyeceğini ön gördü etti.
Kültür eleştirmeni Theodore Adorno, kitlesel olarak dağıtılan müziğin giderek artan bir “standartlaşmaya” yol açtığından yakınarak, popüler eserlerin “kıta-nakarat-kıta-nakarat” kalıplarına sıkışmasından ve “temelde yeni hiçbir şeyin sunulmadığı” bir hal almasından yakındı. Neyse ki, bu adamların hiçbiri Spotify, Napster veya Nickelback’in harikalarını görecek kadar yaşamadı.
2013’e hızlıca ilerleyelim, Katy Perry’nin “Roar” ve Sara Bareilles’in “Brave” şarkıları dört ay arayla yayınlandığında, çarpıcı derecede benzer melodileri ve güçlendirici temaları nedeniyle hemen karşılaştırıldılar. Bu garip benzerlik medyada önemli yer tuttu ve hikaye neredeyse aynı akor dizilimi ve temposuna odaklanan bir çok yazı çıktı. Çok sayıda YouTuber, benzerliklerini vurgulamak için iki şarkının bir araya getirildiği, etkili videolar yayınladı.
Bu süreç popüler şarkıların özgünlüğü hakkında tartışmalara yol açtı. Bu, (kazara) taklit tek seferlik bir olayı mıydı yoksa bu kasıtsız taklit pop müziğinin standartlaşmasının simgesi miydi? Souza ve Adorno’nun kehanetleri gerçek mi olmuştu? Popüler müzik, minimal ses çeşitliliği olan şablonlaştırılmış bir meta mıdır ve eğer öyleyse, endüstri bu tekdüzeliğe doğru ne zaman ilerledi?
Bu nedenle popüler müziğin sunduğu azalan çeşitliliği ve şarkı kompozisyonunda artan standartlaşmayı körükleyen eğilimleri inceleyeceğiz.
Metodoloji: Müzik Standardizasyonunun Niceliği Nasıl Belirlenir?
Amacımız popüler müzik için kompozisyon farklılıklarındaki değişimi izlemektir. Popüler şarkıları ” The Billboard Hot 100 ” listelerinde listelenen eserler olarak tanımlayacağız ve müzik tasarımındaki değişiklikleri izlemek için Spotify’ın şarkı nitelikleri veritabanını kullanacağız.
Belirli bir yılın Billboard listelerindeki şarkılardaki çeşitliliği izleyerek kompozisyon çeşitliliğini ölçeceğiz. Spotify’ın iki farklı yıl için dans edilebilirlik ölçümünü ele alalım: biri düşük değişkenlik, diğeri yüksek değişkenlik. Birinci Yıl, çok çeşitli dans edilebilirlik puanlarına sahip farklı şarkılar içerirken, İkinci Yıl daha dar bir dans edilebilirlik rakamları aralığına sahiptir. Standart sapma Birinci Yıl için 0,32 iken İkinci Yıl 0,06 düzeyine düşmüştür

Resim 1: Dans Edilebilirlik Değişkenliği Kaynak: Statsignificant. com
Birinci Yıl’ın daha yüksek bir standart sapması vardır ve bu nedenle dans edilebilirlik alanında daha fazla çeşitlilik gösteriyor. Buna karşılık, İkinci Yıl şarkıları bu değer için tekdüzelik sergiliyor.
Bu analizi 1957 ile 2021 yılları arasında yayınlanan şarkılar için çeşitli Spotify nitelikleri üzerinden gerçekleştireceğiz.
Şarkı Süreleri de Standart Hale mi Geliyor?
1960’ların sonlarında, 12 inçlik LP plak, tekliler için kullanılan 78 devir formatını geride bırakarak, ortalama müzik kapasitesini plak yüzü başına 4-5 dakikadan 7-12 dakikaya çıkardı. Vinil tasarımındaki bu gelişme, 1950’ler ve 1960’lardaki çok sayıda veri depolama yeniliği arasındaydı.
33 devir ve 12 inç LP gibi daha uzun çalma formatlarının tanıtılmasından önce, şarkıların uzunluğu depolama kısıtlamalarıyla sınırlıydı. 1960’ların sonlarında, depolama kapasitesi her bir yüz için 22 dakikaya çıktı ve sanatçıların genellikle konsept albümlerde bulunan daha uzun eserler yaratmasını ve her sürümde daha fazla parça eklemesini sağladı.
Sonuç olarak, erken Billboard hitlerinde şarkı süresinde minimal bir değişiklik gözlemliyoruz, ardından 1960’larda ve 1970’lerde çalma süresi değişkenliğinde önemli bir artış görüyoruz. Bu dönem, “Free Bird”, “American Pie”, “Love to Love You Baby” ve “Disco Inferno” gibi uzun süredir devam eden rock ı ve disko dans parçalarıyla belirginleşti.

Resim 2. Şarkıların Uzunlukları Kaynak: Statsignificant. Com
Bu aşırı zamansal deney, 1980’lerin başında disko öldüğünde, rock’ın kültürel üstünlüğü azaldığında ve şarkılar giderek müzik videoları için optimize edildiğinde ortadan kalkacaktı. Hala biraz çeşitlilik vardı, ancak üç dakikalık bir gitar solosu veya enstrümantal dans bölümü MTV’de pek de çalınmadığından daha uzun parçaların ticari uygulanabilirliğini sınırlamış oldu.
Daha sonra, müzik dağıtımındaki iki paradigmatik değişimin teşvik ettiği 90’ların sonu ve 2000’lerin başında şarkı uzunluklarında önemli bir düşüş gözlemliyoruz. İlk olarak, iTunes ve stremingin başlaması şarkıların ve albümlerin birbirinden ayrılmasına yol açtı. Sanatçılar, tutarlı albüm konseptleri yerine bireysel parçaların ticari maksimizasyonuna odaklanmaya başladı.
İkinci olarak, streaming servisleri genellikle çalma başına ödeme yaparak, sanatçıları toplam dinleme süresine göre değil, dinleme sayısına göre ödüllendirdi. On adet 31 saniyelik parçanın dinlenmesinin geliri, 310 saniyelik bir şarkının tek bir dinlenmesinden daha fazla gelir getirdi. Sanatçılar ve plak şirketleri, daha uzun süreli deneme parçalar yapmaya yönelik önemli bir caydırıcılık olduğu için, bu yeni paradigmaya daha kısa şarkı çalışma süreleriyle yanıt verdi. Böylece, popüler müzik tekdüze bir şekilde kısaldı.
Billboard listelerindeki hitleri arasında en yüksek ve en düşük süre değişkenliğine sahip sanatçılara baktığımızda, The Who, The Moody Blues, Donna Summer ve Diana Ross gibi rock grupları ve disko sanatçıları için daha fazla süre çeşitliliği görüyoruz. Neil Sedaka, Katy Perry, Britney Spears ve Demi Lovato gibi 1950’ler ve 2000’ler pop sanatçıları içinse daha az çalma süresi değişkenliği gözlemliyoruz.

Resim 3. Süre değişkenliğine göre sanatçılar Kaynak: statsignificant.com
Olası görülmemekle birlikte, popüler müzikteki çalma sürelerinin çeşitliliği Billboard’un ömrü boyunca 180 derece dönüş yapmıştır. Sınırsız bulut depolama ve sınırsız tüketici seçeneği, bir şekilde 1950’lere ve 78 devir günlerine benzer bir süre tekdüzeliği sağlamıştır.
Şarkıların Duyguları Standartlaşıyor Mu?
Peki, bu süreçte şarkıların uyandırdığı duygusal hisler de standartlaşıyor mu? Biraz da buna bakalım. Bu amaçla üç değişkeni inceleyelim ve bu değişkenlere 0-1 arası değer verelim.
Dans Edilebilirlik : Bir parçanın müziksel öğelerin birleşimine bağlı olarak dansa ne kadar uygun olduğu.
Enerji : Yoğunluk ve aktivitenin algısal bir ölçüsünü temsil eder; enerjik parçalar hızlı, yüksek ve gürültülüdür.
Pozitiflik: Bir parçanın aktardığı müzikal pozitiflik.
1990’ların başından bu yana popüler müzikte enerji ve dans edilebilirlik açısından çeşitlilikte gözle görülür bir düşüş yaşanırken, pozitiflik değişkeninde de mütevazı bir azalma görüldü.
Değişkenlikteki bu düşüş, ortalama dans edilebilirlik ve enerji seviyelerinde genel bir artışla ve ortalama şarkı pozitifliği seviyelerinde düşüşle eş zamanlı. Başka bir deyişle, popüler müzik daha yüksek enerjili, daha dansa yönelik ve daha az pozitiftir – bu niteliklerle ölçüldüğünde daha az ses çeşitliliğine sahiptir. Bu eğilimleri neyin tetiklediğine dair birkaç teori öne sürülebilir:
Canlı Müziğin Önemi : Müzik dağıtımının dijitalleştirilmesi, tüketicilere düzenli ve uygun fiyatlı bir abonelik ücreti karşılığında bol miktarda müzik içeriği sunuyor. Buna karşılık, müzik grupları gelir odaklarını plak satışlarından canlı performanslara kaydırdı. Peki insanlar müzik şovlarında ne yapmayı sever? Dans etmeyi! Hip-hop, rap ve elektronik müzik üretmek ucuzdur ve en çok dans edilebilen türler arasındadır.
Müzik Prodüksiyonunun Endüstrileşmesi : Son otuz yılda, şarkı yaratımı giderek daha fazla bilgisayarlı hale geldi ve büyük stüdyolar dijital iş akışlarını ve Logic ve GarageBand gibi programları benimseyerek prosumer (üretici tüketici) prodüksiyonunu demokratikleştirdi. Dans edilebilen ritmleri iyi bir şekilde üreten müzik teknolojisi sanatçıları yavaş yavaş hip-hop, rap ve elektronik müzik alanında homojen bir sese doğru itti.
Hip-hop ve Rap’in Yükselişi : Spotify’ın düzenli olarak yüksek dans edilebilirlik, yüksek enerji ve düşük pozitiflik olarak etiketlediği Hip-hop ve rap modern müzik kültürüne hakimdir.
Müziğin Konusunun Modernleşmesi: İlk bakışta, şarkı pozitifliğindeki tekdüze düşüşlerin bir tür müzik nihilizmine işaret ettiğini düşünebilirsiniz. Bunun yerine, benim görüşüm modern müziğin karmaşık günlük deneyimlerimizi daha iyi yansıttığıdır. Rap ve hip-hop gibi türler genellikle zor konuları inceler ve popüler müzikte seks, şiddet, politik boyunduruk ve ruh sağlığı gibi tabu konular düzenli olarak ele alınır. Eski dönemlerde, bu temaların açıkça dile getirilmesi pop müzikte nadir görülürdü.
Sanatçıları şarkı enerji seviyelerine göre analiz ettiğimizde, Billy Joel, Bruce Springsteen ve Elvis Presley gibi soft rock sanatçılarının daha fazla çeşitlilik sergilediğini görüyoruz. Bu sanatçılar hem hızlı tempolu şarkılar hem de daha yavaş baladlar üretmişlerdir. Düşük enerji değişkenliğine sahip sanatçılar arasında ise prototipik bir stile ve hıza sahip Future, Katy Perry ve Juice WRL gibi pop ve rap sanatçılarını görüyoruz.

Resim 4. Enerjilerine göre sanatçılar Kaynak: statsignificant.com
Ayrıca Nickelback’in düşük çeşitlilik kategorisinde yer alması da grubun ölçülebilir derecede formüle dayalı olduğunun kanıtıdır.
Enstrüman Kullanımı Standartlaşıyor Mu?
Spotify, konuşkanlığı ” bir parçada konuşulan kelimelerin varlığı (genellikle enstrüman olmadan)” olarak tanımlar ve enstrümantalliği ” bir parçanın vokal içememesi ” olarak açıklar. Her iki değişken için şarkıları 0 ila 1 arasında derecelendirme yapabiliriz.
Enstrümantallikteki değişkenlik son elli yılda azalırken, konuşkanlık değişkenliği arttı. Başka bir deyişle, popüler müzik giderek enstrümantallerden ziyade vokalleri öne çıkarıyor.

Resim 5. Konuşkanlık-Enstrümantal Çeşitliliği Değişimi Kaynak: statsignificant.com
Bu eğilimler, popüler müzikte rockun azalan etkisini, daha az enstrümantal solonun yer almasıyla gösterir. Bu arada, konuşma çeşitliliğindeki artış, rap’in büyüyen kültürel hakimiyetini vurgular. Yüksek ve düşük konuşma çeşitliliğine sahip sanatçılara odaklandığımızda, Drake, Eminem ve Future gibi rapçilerin eserlerinde önemli çeşitlilik ve Tim McGraw, Andy Williams ve George Strait gibi country sanatçılarında daha az çeşitlilik buluyoruz.

Resim 6. Konuşkanlık değişkenliğine göre sanatçılar Kaynak: statsignificant.com
Sonuç olarak, bir sanatçının sözleri rap müziğindeki en önemli araçtır. Eminem ve J. Cole gibi sanatçılar ensrümanlı veya enstrümansız parlayabilir. Bir anlamda, Drake ve Future’ın lirik stilleri Eddie Van Halen, Carlos Santana ve Slash’in ünlü gitar çalışmalarının yerini almıştır.
Son Düşünceler: Toplu Kültürün Muhteşem Aynılığı
Teknolojik ilerlemeyi sanatsal ifadenin düşmanı olarak resmetmek, Adorno ve John Phillips Souza’nın eleştirilerini benimsemek caziptir. Bu bakış açısına göre, müzik dağıtımındaki her yenilik sanatsal zanaatkarlığı düşürür. Bu düşünce çizgisine göre, streaming çağında popüler şarkılar, “atkı sezonu” ve “reçel” gibi Spotify çalma listeleri aracılığıyla pasif bir şekilde tüketilen şablonlaştırılmış metalara dönüşmüştür. Ancak, bu tür eleştiriler kolektif kültürün faydalarını ve sanat eserleri aracılığıyla elde edilen bağlantıları göz ardı ediyor.
Birkaç yıl önce, Tel Aviv’de kalabalık bir bardaydım ve bir DJ Electronic Light Orchestra’nın “Mr. Blue Sky” parçasını çalıyordu. Neredeyse tüm bar müşterileri dans pistine koştu, zıplayıp durdu ve hep bir ağızdan şarkı söyledi. Bu kalabalığın arasında sıkışmış bir şekilde, kitlesel olarak dağıtılan medya aracılığıyla coşkulu bir bağlantı anı paylaşarak çığlık attım.
“Mr. Blue Sky”ın 2020’lerde Tel Aviv’deki bu bara ulaşmak için ne kadar yol kat etmesi gerektiğini düşünün:
Şarkı, 1977’de bir İngiliz grubu tarafından kaydedilip yayınlandı ve Billboard listelerinde 35 numaraya kadar yükselerek dünya çapında ün kazandı.
Şarkı daha sonra vinil, kaset, CD, iTunes ve streaming gibi çeşitli müzik araçlarıyla halkın hayal dünyasında yaşatılmaya devam etti.
Bu dağıtım kanalları, şarkıyı elli yıl boyunca küresel çapta kalıcı bir ilgiye taşıdı ve bir bar dolusu İsraillinin şarkının tüm sözlerini bilmesini sağladı.
Edison’un fonografı ve onun ardından gelen her şey olmasaydı, “Mr. Blue Sky” Tel Aviv’li bar sakinlerinin kalplerine ve zihinlerine giremezdi. Kitlesel dağıtımın ikincil etkilerinden yakınmak kolaydır, ancak böylesi endüstriyel ilerleme daha fazla sanatsal tanıtım ve yaygın kültürel bağlar sağlar.
Luddite’lerin (makineleri hedef alan bir işçi hareketi) bir şekilde fonografın benimsenmesini engellediğini ve endüstriyel ölçekte müzik dağıtımının olmadığı bir dünyada yaşadığımızı hayal edin. Bu karşıt olgusal durumla, senfoniler dinleyebileceğiniz ve yüksek fikirliliğinizi coşkuyla dile getirebileceğiniz seçkinci şenliklere katılarak iyi geçinebilirsiniz. Bunların hepsi kulağa hoş geliyor, ancak muhtemelen Earth, Wind & Fire’ın “September” şarkısıyla dans eden bir düğün dans pistinin kolektif heyecanını geçemez.
En sevdiğim müzikleri kolayca erişilebilir bir yerde bulundurmayı seviyorum. Çalışırken müzik dinlemeyi seviyorum. Taylor Swift şarkılarına eşlik etmekten ve Nickelback şarkılarını hicvetmekten hoşlanıyorum. Karaoke’yi seviyorum—belki de en sevdiğim aktivitelerden biri. Bu deneyimlerin karşılığı popüler müziğin biraz daha formüle dayalı olmasıysa, öyle olsun.
