Bu yazı, başlıktan da anlaşılacağı üzere, müzik sektörünün geleceğine yönelik, yapay zeka ve telif hakları çerçevesinde genel bir değerlendirme yapmayı amaçlamaktadır.
Yazı kapsamında, “müzik sektörü” ifadesi ile, müziğin üretilmesi, icra edilmesi, icraların kaydedilmesi, bu icraların herhangi bir şekilde dağıtımı ve bu çerçevede oluşturulan tüm hizmetler ve iş alanları kastedilecektir.
Geleceğe ilişkin bir yorum yapabilmek için, öncelikle müzik sektörü ve telif haklarındaki gelişmelere ilişkin tarihsel süreci kısaca incelemek gerektiği düşünülmektedir.
Bilindiği gibi, telif haklar alanına ilişkin temel düzenlemeler 19.yy’da Avrupa’da başlamıştır. Keza, ilk meslek birlikleri de anılan tarihlerde doğmaya başlamıştır. Yine, telif hakları alanındaki uluslararası gelişmelere bakıldığında, 19.yy’ın sonlarında çalışılmaya başlandığı ve bu çalışmalar sonucunda 1896 yılında Bern Sözleşmesi’nin kabul edildiği görülecektir. Ardından 1960 yılında komşu hakların düzenlendiği Roma Sözleşmesi, 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü nezdinde fikri hakların düzenlendiği TRIPS ve 2012 ‘de internete ilişkin hakların düzenlendiği WIPO Sözleşmeleri gelmiştir.
Yazımız çerçevesinde, bu gelişmelerin sebeplerine baktığımızda, hukuki gelişmelerin (hukuk politikaları ve hukuk felsefesi alanlarındaki gelişmeleri bir kenara koyarak) müzik sektörünü ilgilendiren ekonomik, sosyal ve teknolojik gelişmelere bağlı olduğunu görürüz.
Tarihsel süreç dikkate alındığında, müzik tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğu kabul edilebilirse de “müzik sektörü”nün ve “telif hakları”nın doğuşu görece yenidir. Çünkü, telif haklarına ilişkin bir ihtiyacın/düşüncenin ortaya çıkabilmesi için, doğal olarak, ekonomik anlamda korunabilir bir kullanım olması gerekmektedir.
Yüzyıllar boyunca, canlı ve anonim olarak icra edilen müziğin, sosyal alandaki önemi tartışmasız ise de eseri üreten ve icra eden açısından hukuken koruma gerektiren bir ihtiyaç doğmamıştır.
Koruma şartları, Avrupa’daki sosyal, ekonomik, felsefi ve hukuksal gelişmelerin neticesinde doğmaya başlamıştır. 17.ci yüzyılda nota sisteminin standartlaşması ile notaların yazılı olarak çoğaltılması söz konusu olmuş ve bunun sonucunda Avrupa’da burjuvazinin geliştirdiği merkezlerde açılan kapalı mekanlarda küçük ya da büyük ölçekli konserler verilmeye başlanmıştır.
Anılan tarihlerde, müzik kullanımı (ekonomik çerçevede bakıldığında) temel olarak umuma açık mahallerdeki canlı icralar ile sınırlı olduğundan, burada korunacak hak da eser sahiplerinin beste (nota) ve güfte üzerindeki hakları olup, ilk koruma bu şekilde başlamıştır.
19 yy’ın sonunda gramafonun ortaya çıkışı ise gerçek bir kırılma noktasıdır. Çünkü, yaşanan bu teknolojik gelişme ile müziğe “sadece” canlı olarak ulaşma zorunluluğu ortadan kalkmış; gramafona sahip olan her kişi müziğe dilediği yerden ulaşabilir hale gelmiştir. Elbette, bu şekilde, eser sahiplerinin hakları çeşitlenmiş; icracı, yapımcı gibi hak sahipleri ortaya çıkmıştır (bununla beraber, bağlantılı hak sahiplerinin haklarının uluslararası alanda tanınması 20.yy’ın ortalarını bulmuştur).
Gramafonu, plak endüstrisindeki gelişmeler; 33’lük ve 45’lik plakların çıkması takip etmiş ve bireysel olarak kayıt edilmiş müziği dinleme tüm dünyada yaygınlaşmaya başlamıştır.
Ayrıca bu süreç, eser sahibi, icracısı, yapımcısı, organizasyonu ile ekonomik olarak bir müzik sektörünün de ortaya çıkmaya başladığı süreçtir.
Yine bu süreçte, radyo ortaya çıkmış ve kayıt edilmiş müziğin, çok geniş kitlelere ulaşabilmesi mümkün olmuştur. Bu yeni mecra ile beraber hak sahiplerinin mevcut hakları yeniden düzenlenmiştir.
Ardından, sinema teknolojisindeki gelişmeler ve yaygınlaşması; akabinde televizyon teknolojisinin gelişmesi ve yavaş yavaş tüm evlere girmesi, hak sahiplerinin haklarının yeniden değerlendirilmesini; müziğin görüntü eşliğinde kullanımıyla ilgili kuralların belirlenmesini sağlamıştır.
Önemli bir dönüm noktası da 1960’ların ortasında kaset teknolojisinin doğuşudur. Bu teknolojik gelişmeyle beraber, artık evde kayıt yapma imkanı doğmuştur. Ardından, kasetten CD’ye geçilmiştir. Bu teknolojik gelişmeler sonucunda, hak sahiplerine izinsiz kopyalama ile ilgili bazı haklar tanınmıştır (izinsiz kopyalama harcı/kesintisi, ilk olarak 1960’ların ortalarında Almanya’da düzenlenmiştir).
En önemli gelişmelerden biri ise 2000’lere gelirken internet teknolojisinin hayatımıza girmesi ve yavaş yavaş yaygınlaşmasıdır. Artık sadece bilgisayarın kullanımıyla, çok geniş boyutlarda izinsiz kopyalama yapılmaya başlanmıştır.
2010’larda ise internet teknolojilerindeki gelişmeler, cep telefonu teknolojisindeki gelişmelerle birleşince, önümüzde bambaşka bir dünya açılmıştır.
Bu gelişmeler, dünya üzerinde internetin bulunduğu herhangi bir noktada, başta cep telefonu olmak üzere farklı araçlardan müzik dinleme imkanı sunan platformları ortaya çıkarmıştır. Ki, günümüzde, tüm müzik sektörünün ekonomik yapısını belirleyen en önemli gelişmenin bu olduğunu söyleyebiliriz
Yukarıda anılan teknolojik gelişmeler, hem müzik sektörünün ekonomik boyutunu belirlemiş hem de hukuksal düzenlemeleri zorunlu kılmıştır. Ayrıca, anılan teknolojik gelişmeler sonucunda, kullanıcı alışkanlıkları, müzik dinleme ya da müziğe ulaşım süreleri de büyük değişiklik göstermiştir.
Yukarıda bahsolunan değişimler, farklı açılardan değerlendirilebilir, yorumlanabilir; bu değerlendirme ve yorumlarımıza göre de farklı sonuçlar ortaya koyabiliriz. Ancak bu yazının kapsamı açısından bakıldığında; bugüne kadar olan tarihsel sürece baktığımızda, temelde, bir insanın yarattığı yasal olarak korunabilir bir “müzik eseri” bulunmaktadır ve bu “müzik eseri”, teknolojik gelişmelerin sonucu, farklı şekillerde kamuya sunulmaktadır. Telif hakları sistemi ise “müzik eseri”nin kamuya sunulması akabinde, hak sahiplerinin (bu yazı çerçevesinde müzik sektörünün) haklarını nasıl koruyacağını belirlemeye çalışmıştır.
Ancak, yapay zeka ve yaşanan gelişmeleri, yukarıda kısaca özetlenmeye çalışan teknolojik gelişmelerle bir tutarak, telif hakları sisteminin genel ilkeleriyle çözmeye çalışmak yeterli olabilir mi diye sormak uygun olacaktır. Aynı soru, farklı şekilde de ifade edilebilir; mevcut telif hakları mevzuatı, yapay zeka ile müzik sektöründe ortaya çıkan gelişmeleri karşılayabilecek durumda mıdır?
Bu soruya cevap verebilmek için, genel hatlarıyla, yapay zekanın, müzik sektörüne etkileri nelerdir? Yaşanan hukuksal sıkıntılar nelerdir, bakmak uygun olacaktır.
Yapay zekanın müzik sektörüne etkisiyle ilgili yapılan hemen her çalışmada özetlenen başlıklar şunlar olabilir:
- Müzik eserlerinin izinsiz olarak yapay zeka sistemlerinin öğrenme süreçlerinde kullanılıyor olması sorunu ve ortaya çıkan eserlerin, üçüncü kişilerin haklarını ihlal etmesi sorunu;
- ortaya çıkan eserlerin hak sahipliği sorunu;
- icracı sanatçıların seslerinin, icra şekillerinin klonlanması…
Bu başlıklara kısaca bakmaya çalışalım:
Müzik sektörü yönünden, bugün için en yoğun mücadelenin, yapay zeka sistemlerinin öğrenme süreçlerine yönelik olduğu söylenebilir. Uluslararası düzeyde açılan birçok davada, izinsiz öğrenme süreçlerinin (mevcut telif hakları sistemi içinde) hukuka aykırı olduğu iddia edilmektedir. Kaldı ki, konu sadece öğrenme süreci değildir, ortaya çıkan “müzik eserleri”nin takip edilebileceği şeffaf teknolojik bir altyapıya da ihtiyaç duyulduğu ifade edilmektedir.
Hukuki tartışmalar bir yana bu yaklaşım müzik sektörü için hayati olarak değerlendirilmektedir. Çünkü, geldiğimiz noktada, yapay zekanın yaygınlaşması ile beraber, müzik sektörü, geleceğe yönelik ciddi ekonomik kayıplar yaşayacağını öngörmektedir. Bu kayıpların en aza indirilmesi için, hem yapay zeka firmalarından öğrenme sürecine yönelik bir bedel talep edilmekte; hem de ileride yapay zeka tarafından üretilecek eserler üzerinden bir bedel alınması öngörülmektedir.
Bu iddialara yönelik, uluslararası alanda onlarca dava bulunmaktadır. Farklı hukuk sistemleri ve farklı ülke uygulamaları sebebiyle, uluslararası bir ortak nokta bulunulabilmiş değildir. Genel olarak bakıldığında, hak sahipleri, yapay zeka eğitiminde eserlerin kullanılmasının, telif hukuku yönünden izinsiz bir kullanım olduğunu iddia ederken, yapay zeka firmaları da bu kullanımın, yine telif hukuku yönünden adil kullanım (eğitim istisnası) içinde olduğunu iddia etmektedirler.
Ayrıca, bu konuda önemli bir gelişme de bir yandan hukuki süreçler devam ederken, müzik alanındaki dev uluslararası şirketlerin, kendi repertuvarlarına ilişkin yapay zeka firmalarıyla yapımların kullanımına ilişkin sözleşme yapmaya başlamasıdır.
Ortaya çıkan eserlerin, üçüncü kişilerin haklarını ihlal etmesi sorunu da aslen aynı başlık altında incelenebilir. Çünkü, eğer yapay zeka sistemleri oluşturulurken, izinli müzik eseri kullanılacak ise sistemin ürettiği eserlerin de şeffaf bir şekilde kontrolü söz konusu olabilecektir. Diğer yandan, mevcut durumda, yapay zeka eserlerin özellikle ticari kullanımları ciddi bir sorun teşlik etmeye devam etmektedir.
Yapay zeka tarafından oluşturulmuş müzik eserlerinin telif hakları kapsamında korunup korunamayacağı da ayrı bir hukuki tartışma olarak önümüzde durmaktadır. Genel olarak, gerçek kişi tarafından üretilmeyen (ya da üretimine korunur bir katkı sunulmadığı sürece) bir müzik eserinin telif hakkı ile korunamayacağı kabul edilmektedir. Dolayısıyla, bu yönde uluslararası alanda kabul gören ortak bir yaklaşım olduğu kabul edilebilecektir. Bununla beraber, anılan müzik eserlerinin, telif hakları ile korunmuyor olması, hiçbir hukuki korumadan yararlanamayacağı anlamına da gelmemektedir elbette; ancak, bu korumanın hangi hukuki çerçevede değerlendirilebileceği henüz tartışmalıdır.
Son olarak, icracı sanatçıların seslerinin, icra şekillerinin klonlanması konusuna kısaca bakmaya çalışalım. Öncelikle bu konu, müzik sektörünü kalbinden etkileyecek nitelikteyse de kural olarak, telif haklarının mevcut düzenlemeleri ile çözülebilmesi olası gözükmemektedir. Telif hakları mevzuatı temel olarak eseri korumaktadır. Bir eserin icra edildiği ses kaydı, izinsiz olarak kullanılıyor olursa, telif hukuku bu kullanıma müdahale eder; ama bir icracı sanatçının sesinin, söyleyiş şeklinin ya da bir icracının gitarı çalış şeklinin klonlanması/taklit edilmesi konusunda bir müdahalede bulunamaz. Belki kişilik hakları mevzuatıyla ya da haksız rekabet olarak müdahale edilebilmesi söz konusu olabilir ama temelde telif hakları ile değil…
Diğer yandan, yapay zekanın müzik sektörüne etkisi, yukarıda başlıklarla sınırlı değildir. Müziğin üretimi, dağıtımı, kullanıcı tercihlerinin belirlenmesi, yönlendirilmesi gibi birçok noktada hayati sonuçları olmaktadır; özellikle, uluslararası ölçekte, müziğin temel tüketim mecralarının başında müzik dinleme platformları geldiğinden…
Spotify örneğine bakmak bu yönde aydınlatıcı olacaktır. Bilindiği gibi, günümüzde streaming, müzik sektörünün en önemli gelir kaynağı haline gelmiştir. 2025 yılında en büyük müzik kullanıcısı şirket olan Spotify, hak sahiplerine yaklaşık 11 milyar $ ödeme yapmıştır. Ki bu bedel, eser sahiplerinin 2025’de dünya çapında meslek birlikleri eliyle tahsil ettiği toplam telif gelirine neredeyse denk bir bedeldir. Ve bu bedelin gerek oluşmasında ve gerekse dağıtımında yapay zekanın önemli bir yeri bulunmaktadır. Örneğin, kullanıcı tercihleri dikkate alarak oluşturulan (ve onları yeni müziklere yönlendiren) listelerin, müzik tüketimindeki payı çok büyük olup, bu listeler yapay zeka yardımıyla oluşturulmaktadır. Keza, yapay zeka ile oluşturulan eserlerin, toplam telif ödemelerinden pay alması durumunda, insan yapımı eserlerin alacağı telif miktarı doğal olarak düşecektir.
Aslında, bu çok yönlü bir durumdur: Yapay zeka ile yaratılan bir müzik eserini her ne kadar telif hakları ile korumuyorsak da, bu hukuki tercih, anılan eserin beğenilip beğenilmemesi ile ilgili değildir. Dolayısıyla, yapay zeka ile üretilen eserlerin de dinleyiciye ulaşacağı açıktır. Ancak, bu eserlerin müzik platformlarında yer almasının müzik sektörü yönünden ciddi sonuçları olacaktır: Yapay zeka tarafından müziklerin yaygınlaşmasıyla beraber, birçok insan (farkında olarak ya da olmayarak, platformların oluşturduğu algoritmalara bağlı olarak) yapay zeka müzikleri dinleyecek ve dolayısıyla insan yapımı müziklerin toplam pastadan aldığı pay düşebilecektir. Diğer yandan, platformlar dışında kalsa da ticari kullanımı olan stok müzik, jingle müzik gibi alanlarda ciddi bir gelir kaybı olacağı açıktır. Ayrıca, platformlar içinde yapay zeka müziklerinin çoğalmasının iki tür etkisi de olacaktır: İlki, insan üretimi müziğin keşif imkanı azalacaktır; ikincisi, yapay zeka tarafından üretilen eserler, muhtemelen daha popüler müziklere yönelik olacağından, müzik zevkini ve çeşitliliğini de köreltecektir.
Yapay zekanın sunduğu imkanların, müzik sektöründe yaratabileceği bir diğer önemli etki de şudur: Bilindiği gibi, eser sahipleri (ve icracı sanatçılar) yapımcılarla yaptıkları sözleşmelerde sadece anılan yapıma/tespite ilişkin haklarını devretmekte ve anılan eserin yeniden kayıt hakları doğal olarak kendilerinde kalmaktadır. Böylece aynı eserin, farklı icracılar tarafından yeniden seslendirilmesi söz konusu olabildiği gibi aynı icracı (eser sahibinden izin almak kaydıyla) aynı eseri farklı şekillerde icra edebilmektedir. Ancak, yapay zekanın sunduğu olanaklar dikkate alındığında, imkanlar sonsuz hale gelmektedir. Örneğin, bir sanatçı (hem eser sahibi hem icracı olduğunu farzedelim) aynı eseri birebir benzer şekilde neredeyse sıfır maliyetle yeniden kaydederek piyasaya sunabilecektir. Aslen daha da ilginci, şu an hayatta olmayan bir icracı sanatçıya, onlarca yıl evvel icra etmiş olduğu bir eser yeniden icra ettirilebilecek; ya da yeni bir eser icra ettirilebilecektir. Şu an emekle devresinde kabul edilebilecek yapay zeka platformlarının dahi bunları gerçekleştirdiği kabul edildiğinde ileride bu işlemlerin çok daha kusursuz şekilde yapılacağı açıktır… Bu durumda ise hak sahipliği ile ilgili temel kabullerimizin sarsılacağı öngörülebilecektir.
Dolayısıyla, yapay zekanın müzik sektöründe yaratacağı etkilerin neler olabileceğini tam olarak bilebilmemiz söz konusu olmadığı gibi muhtemel sorunların sadece telif haklarının mevcut esasları çerçevesinde çözülebilmesi pek olası gözükmemektedir.
Elbette bu noktada mevcut telif sistemi içinde yer alan bazı kurumların gündeme gelmesi mümkün olabilir: Örneğin, hak sahiplerinin yapay zeka firmalarıyla yapacağı lisanslama ilişkisi yanında yine de doğacak muhtemel zararlara karşılık, yukarıda belirtilen “izinsiz kopyalama harcı” benzeri bir hukuki müessese yaratılması düşünülebilir.
Ancak, şu hususa dikkat edilmesi gerekmektedir: yukarıda da ifade edilmeye çalışıldığı gibi, mevcut telif mevzuatı, bir insan tarafından yaratılan bir eserin korunmasını amaçlamaktadır. Temel iddiası, kamusal faydayı düşünerek, insanın yaratıcılığını korumak ve teşvik etmektir. Yapay zeka ile üretilen eserleri ve müzik sektörüne getirdiklerini bu mantığın içinde değerlendirerek, sadece telif haklarının genel esaslarıyla çözüm getirmeye çalışmak ise yetersiz olacağından, mevcut kavramları yeniden düşünmek ve hukuki ilişkileri yeniden tanımlamaya çalışmak uygun olacaktır.
Kanaatimce, yapay zekanın hayatımıza getirdiği en olumlu etki de bu noktada olacaktır. Yapay zeka ile içine girdiğimiz yeni dönemin, her açıdan temel düşünme biçimlerimizi, temel kavramlara dair kabullerimizi yeniden gözden geçirmemize yol açacağını umuyorum.
Aslen, yukarıda müzik sektörüne ilişkin ortaya konulmaya çalışılan sorunların benzerlerinin, yapay zekanın gelişmesiyle beraber, hayatımızın tüm alanlarında yaşanıyor olacağı öngörülebilir. Örneğin, UNESCO’nun yaratıcı endüstriler ve yapay zekanın etkilerine ilişkin yayınladığı 2026 tarihli rapora göre, müzik sektöründe hak sahiplerinin kayıpları kısa sürede %24’ü bulacaktır; ki tüm sanat alanlarında eser sahiplerinin, icracı sanatçıların ciddi bir kaybı oluşacağı raporda ayrıntılı olarak tespit edilmektedir. Ancak, yapay zeka ve işgücüne yönelik yapılan başka çalışmalara baktığımızda, yapay zekanın örneğin hizmet alanında çalışanlara etkisi çok daha büyük olacaktır. Yine de yapay zekanın, “sanat” alanındaki etkisini daha fazla ciddiye aldığımız açık. Çünkü, diğer alanlarda, eldeki verilere baktığımızda, yapay zekanın kısa tarihine rağmen, insanın yapabileceği hemen her şeyi insandan daha iyi yaptığını görebiliyoruz ve bunu en azından düşünsel olarak kabul etmekte fazlaca zorlanmıyoruz. Ama konu “sanat” olunca işler değişiyor. Belki de bu hassasiyetin sebebi, sıklıkla söylendiği gibi, insanlığın yapay zekaya karşı koruyacağı son kalesinin “sanat” olduğunu düşünüyor olmamız. Açıkçası, bu düşüncenin hatalı bir bakış açısı ve değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Yine de bu hassasiyet şu açıdan önemli; hissettiğimiz bu sıkıntı, bizi “sanat”ın anlamı üzerine düşündürmeli… “Sanat”ın tarihsel süreçte ve bugün ne olduğu, “sanat” a verdiğimiz anlamların nasıl oluştuğu, hangi tarihsel süreçlerin sonucu olduğu, hayatımızdaki yerini nasıl belirlediğimiz, “sanat”ın kişisel ve sosyal anlamı, “sanat” yapma süreçlerinin bireysel etkileri, “sanat”ı ne şekilde ürettiğimiz ve ne şekilde tükettiğimiz gibi bir çok konuyu yeniden düşünmemiz gerekiyor… Mevcut “sanat” anlayışımızı sorguladığımızda, hem bugün için “sanat”a daha farklı bakabileceğimizi hem de yapay zeka ile biçimlenecek geleceğe daha doğru bakarak farklı yaklaşımlar üretebileceğimi düşünüyorum. Kaldı ki, bugün yapay zeka ile ilişkilendirdiğimiz birçok sorunun, mevcut kavramları sorgulamamamızdan kaynaklanan ve etkisini tam hissetmesek de bugün var olan sorunlarla bağlantılı olabileceğini düşünmemiz uygun olacaktır. Kanaatimce bu yaklaşımın, ne yönde gelişirse gelişsin, yapay zekanın hayatımıza kattığı en önemli çıktı olacaktır.
Av. Erdem Türkekul
